“Özel Hayatımla Gündeme Gelmek İstemem”

Yıllardır severek izlediğimiz ancak Poyraz Karayel’de canlandırdığı Songül karakteriyle kariyerinde patlama yapan, son olarak da 'Mor Ufuklar' adlı filmle Madrid Film Festivali'nde 'En İyi Kadın Oyuncu' ödülünü kazanan Ece Özdikici ile bir araya geldik. Tüm soruları içtenlikle yanıtlayan güzel oyuncuyla kariyerini ve özel hayatını konuştuk.

“Özel Hayatımla Gündeme Gelmek İstemem”
“Özel Hayatımla Gündeme Gelmek İstemem” Başak Tatar
Bu içerik 1686 kez okundu.
Haberin galerisi için tıklayın!


“ESAS TATMİN YAŞADIĞIM DİZİ POYRAZ KARAYEL’DİR”
 

'Mor Ufuklar' adlı filmle Madrid Film Festivali'nde 'En İyi Kadın Oyuncu' ödülüne layık görüldünüz. Neler hissettiniz?

Ben aslında daha önce de tiyatrodan uluslararası bir ödül almıştım; ROMEO ve JULİET’te Juliet’i oynuyordum. Ama bu ödülün farkı sinemadan olması; sinemadan ilk defa ödül alıyorum. Zaten 2. filmim, ilki de yıllar önceydi. Bir romantik komedi filmiydi. Rolüm buna oranla daha küçüktü, hatta karakter değil de tipti. Bu filmin farkı ve değeri, rolümün karakter yapısı, benim üzerine düşünmem, çok çalışmam ve simdi de Madrid den kazandırdığı ödül. Filmi bağımsız sinema olarak tanımlayabiliriz. Filmde oynadığım karakter beni çok mutlu etti. İnsan Türkiye’de de ödül alıyor ama başka ülkelerde de bilinmek çok güzel, işinizle bilinmek ve değer görmek daha doğrusu. Çok heyecanlandım. Aday olduğumda, “Gerçekten aday olmak bile çok güzelmiş” dedim. Ödül alabileceğimi de çok düşünemiyordum. Adaylar çok güçlüydü, bir sürü film katılmıştı dünyadan. “Aday oldum, bu bana yeter zaten” derken ödül almış olmak çok güzel. Kimse kendine böyle değerli ödülleri kondurmuyor sanırım. Bu Oscar törenlerinde insanlar ağlıyor ya “Ben mi ben mi?” diye. Ben hiç onu anlayamıyordum. Artık anladım ama; çok güzelmiş.

Daha önce de pek çok ödül aldınız. Bunun yanı sıra 7 tiyatro oyunu, 10 dizi, 2 film… Tatmin olma durumunuz nedir?

10 dizi diyorsunuz; o dönemlerde ağırlıklı olarak tiyatro yaptığım için dizilerdeki rollerimden tatmin olmuş değildim. Sadece elimden geleni yapmak ve çalışmak üzerineydi. Esas tatmin yaşadığım dizinin “Poyraz Karayel” olduğunu söyleyebilirim.

Peki, bu 3 platformdan hangisinde kendinizi buluyorsunuz?

Çok ayırdığımı düşünmüyorum açıkçası. Bazıları der ya “Ben en çok tiyatro, ben en çok sinema.” Hakkıyla yapıldığı zaman, aceleyle hızlı hızlı bir şeyler yetiştirmediğimiz zaman hepsinde oynamayı çok seviyorum. Ayırmayacağım, hepsinden zevk alıyorum. Ayrı zevkler… Bir tanesinde seyirciyle birliktesin, hemen tepkini alıyorsun. Orada oynamak çok güzel… O an fark etmek ve devam ettirmek… Hem zor hem güzel… Benim için en önemlisi prova süreçleri, onlar çok güzel… Ama dizinin de başka bir güzelliği var. Onda da kendini izlemek, daha çok insana ulaşmak, daha çok insandan tepki almak, hataları fark etmek… O yüzden ikisini çok ayrı görüyorum. Sinema da zaten kalıcılığıyla bambaşka bir şey… Dolayısıyla benzemedikleri için bir kıyaslama yapmayı yanlış buluyorum.
 

“Sükût Evi” filminde yer aldınız. Vizyona girmesini sabırsızlıkla bekliyoruz ama çekimler nasıl geçti?

Harikaydı. O kadar memnun olduğum bir set ekibiydi ki. Yönetmenimiz Cafer Özgül’dü. Güzelyurt’taydık çekimlerde de. Çalışma fırsatı bulduğum, aceleye gelmeyen, provasıyla çalışılan bir işti. O yüzden çok zevk aldım.

Partneriniz Melih Selçuk ile çalışmak nasıldı?
 

Melih çok iyi bir partner, bayıldım. Benim için partner çok önemli… “Neyse canım profesyoneliz” deyip huzursuz olduğum biriyle -eğer yansıtıyorsa- pek çalışamıyorum. İşini ciddiye alan insanlarla daha iyi çalışıyorum. Melih hem işini seven biri hem de kendini geliştirmeye çok açık. Biz artık arkadaş olduk. Hatta diyorum ki, “Keşke daha uzun soluklu çalışabileceğimiz bir dizi olsa da beraber oynasak.” Çok isterim.
 

Rolünüzden bahsedebilir misiniz?

Melih’in karakteri, İstanbul’dan çıkıp ölmüş babasının izini aramak üzere; “Nerede yaşıyordu, kimdir?” diye başladığı yol hikâyesi. Ben de eski kız arkadaşını oynuyorum ama eski olduğumu bilmiyorum, oraya gidince anlıyorum. Çok güzel bir hikâyesi var filmin.


 

8 yaşınızda İzmir Devlet Tiyatrosu'nun amatör oyuncular yetiştirmek amacıyla açtığı sınavı kazanmıştınız. Küçücük bir çocuk için çok büyük bir şey olsa gerek… Neler hissetmiştiniz?
 

O çok güzel bir anı… O zamanlar İzmir’deydim. Her hafta sonu ailem beni çocuk oyunlarına götürüyordu. Sahneyi izliyorum ama oturduğum koltuktan çıkıverecekmişim gibi öyle bir heyecanım var. Annem gazetede bir yazı görüyor: “Devlet Tiyatrosu’na konuk oyuncular alınacaktır genç arkadaşlardan” diye. Ama genç arkadaşlardan kasıt da üniversite öğrencileri… Ben değil. “Gidelim mi?” deyince “Olur” dediler. Sınava gittim ama hep öğrenciler var, içinde oyunculuk kalan emekli olanlar var. Ben içeri girdim zaten, “Aaa minik bir abla geldi” dediler. Küçük bir şeyler oynattılar, okutturdular, sesime, vücut esnekliğime, rol yeteneğime baktılar ama o kadar bilinçsizdim ki. Gerçi çok fazla devam edemedim, ailem “Derslerini aksatma, yapabilecek bir şeyimiz yok. İleride büyüyünce konservatuar okursun” dedi. İstanbul’da olsaydım ya da bir ajansa yazılsaydım farklı olabilirdi ve çocukken işe başlayanlardan biri olurdum. Sonra 10 yıl, heyecanla konservatuarı bekledim gireceğim diye. “Kazanamazsam” diye bir alternatifim yoktu ve kesin böyle baktığım için olmuştur. Lisede resim okudum güzel sanatlarda. Ama arzu ettiğim, hayatımın içine katmak istediğim şey oyunculuktu.
 

Oyunculuk kariyerinize “Sezuan'ın İyi İnsanı” gibi başarılı bir oyunda oynayarak başlamanızın ne gibi getirileri oldu?

Mezun olduğum zaman ne kadar okulda çalışsam da deneyimsizdim. Bakırköy Belediye Tiyatroları’ndaydım. Başlangıç için iyi bir oyundu, asistanlık da yapmıştım o dönemde. Daha küçük bir rol oynuyordum orada. Bir gün büyük rollerden birini oynayan arkadaşımızın acil durum nedeniyle gitmesi gerekmişti ve rol boşta kalmıştı. Birinin hazırlanması da gerek, bizde perde kapanmaz ya… Asistanım diye beni çıkardılar. Bence en güzel deneyim buydu. Çok acayipti çünkü hızlıca adapte olmam gerekti, ezber yapmam lazımdı. Asistanken gözlemlediğimi uygulayıp çıkmam gerekmişti.

“SORUNLAR, SANATI KÜFÜRLERİMİZDE KULLANDIĞIMIZ İÇİN ÇIKIYOR”
 

Tiyatroların yaşadığı sıkıntılar hakkında ne düşünüyorsunuz? Devlet Tiyatroları kapatıldı, ülkede yabancı oyun sergilemek yasaklandı, ödenekler kesildi…

Çok acıklı, eskiden çok umutsuzdum bu konuda. Üstüme ağ atılmış, hareket kapasitem sınırlanmış gibi, nefes almam engelleniyormuş gibi hissediyordum. Sonradan fark ettiğim bir şey var; züğürt tesellisi diyordum ama kendim de şahit olduğum için inandım buna; 10 yıl evvel az sayıda alternatif sahnelerden bahsedebilirdik. Ağırlıklı olarak Devlet ve Şehir Tiyatrosu ve isimlerini çok iyi bildiğimiz özel tiyatrolar vardı. Ama şu anda belki artık kurum tiyatrolarına insanlar alınamadığı için, kadrolar gelmediğinden, olanlar da çıkarıldığından tam tersi bir şey doğurdu. Her yasak, her baskı gibi… Şu anda adım başı Taksim ve Kadıköy’de tiyatro ve bu tiyatroların seyircisi var. Bence çok güzel bir şey...
 


Alternatif tiyatrolarda ödenek sıkıntıları da mevcut…

O zaten karşılaştırılamaz. İnsanlar kendi ceplerinden para vererek tiyatro yapıyorlar ve para kazanmıyorlar. Böyle adlandırırsak, birine kızdığımız zaman “Bana tiyatro yapma” dersek, sanatı küfürlerimizde kullanmaya başlarsak bu sorunlar çıkar tabii. Bilerek yapılan bir şey, acıklı… Tiyatro, heykel, resim gibi sanatların değeri bizim ülkemize göre Rönesans görmüş ülkelerde daha çok bilinir ama bana göre yine hak ettiği kadar değil. Burada ise değeri yok denecek kadar az ne yazık ki.
 

Özellikle son zamanlarda dizilerin çekim sürelerinin uzunluğundan yakınılıyor. Siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz?
 

Yerli dizi yersiz uzun diye bir slogan var. Çok güzel anlatıyor bence. Ne gerek var? Niye bu kadar uzun saatler çalışıyoruz?

“AŞK KAPINI ÇALDIYSA YAŞARSIN”


Poyraz Karayel’deki karakterinizle de çok konuşuldunuz, geniş bir kitleye hitap ettiniz. Songül-Sadrettin ikilisi, dayak sahneleri, ölümler… Dizide pek çok şey yaşandı.

Ben işin kendi zorluklarını hiç dert etmiyorum, beni kamçılıyorlar ama gündelik şartlar zorladığı zaman biraz daha mutsuzlaşıyorum. Havanın çok soğuk olması beni çok mutsuz kılan bir şeydi, özellikle dış mekân çekimlerinde... Titreyerek oynamak mümkün değil. Bahri’nin evi, Kavacık’ın çok üstünde; Cenaplar diye bir köyde. Bir türlü ısınması mümkün olmayan bir ev... Biz topuklu ayakkabılar, ince çoraplar, mini etekler… Ama her şeye rağmen iyi bir ekipti. Dizi de başlı başına çok iyiydi; edebiyatı izleyiciye aşılıyordu. Hayran kitlemiz ağırlıklı olarak liseliydi. Oğuz Atay ne yazık ki bilinmiyormuş ama “Birçok yazarı ve eseri sizin sayenizde merak ettik” diyorlardı. Bu şekilde bir yere hizmet ediyorsa daha da tatlı oluyor.
 


 

Songül, eşiyle yaşadığı problemlerden ve içinde bulunduğu durumdan ötürü aldatma eğiliminde bulundu. Gerçek hayatta aynı şeyleri yaşasanız, aldatma ihtimaliniz olur muydu?

İnsanın “Ben hayatta böyle bir şey yapmam” demesine çok karşıyım. Zaten insan, insan olduğu için her şeyi yapıyor. Kimin başına ne geliyorsa bizimkine de gelebilir. Şu anki bakış açımda ben yapmazdım. Aldatmaktansa ayrılmayı tercih ederdim. Zaten öyle bir ailenin içinde de olmak istemezdim. Öğrendiğim bir şey varsa o da, insanları yargılamamak. O yüzden ben Songül olmadan, onun yaşadıklarını yaşamadan bilemem. Diyebileceğim Aşk çok güzel bir şey; kapını çaldıysa yaşarsın.

Lakabınızın “bir yandan” olduğunuzu belirtmiştiniz. Bünyenizde pek çok şey barındırıyorsunuz. Bu durum, hayatınızda bir karmaşaya yol açıyor mu yoksa düzeninizi böyle mi sağlıyorsunuz?
 

Sadece oyuncu olamam, o çok zor benim için. Resim yapmalıyım mesela. Piyano dersleri alıyorum, çok hoşuma gidiyor. Bunlara vakit ayırabiliyorum. Ayırdığım zaman da hakkını vermeye çalışıyorum; “Neden olmasın?” diyorum. Oyunculuk hepsinden çok besleniyor. Sadece oyunculuk yapmayı ben bilmiyorum. Bir resme bakmak, müzik dinlemek, bir şey hatırlamak, bir an görmek ve izlemek, elinin heykele değmesi vs. besler. Benim içinse başka türlüsü olmadığından hayatımı programlamayı seviyorum. Günü verimli geçirmeyi de seviyorum. Çevremdeki insanlar için zor olabilir, mesela eşim için.
 

Son dönemin en çok izlenen dizilerinden Fi’nin bir bölümünde konuk oyuncu olarak Mehmet Günsür, Serenay Sarıkaya gibi isimlerle birlikte rol aldınız. Nasıl dâhil oldunuz?

Teklif geldi ama aslında konuk oyuncu olmayı düşünmüyordum herhangi bir iş için. Ama Fi çok güzel bir proje, konuk oyuncu olarak çok iyi isimleri ağırlıyor.

Merak edildiği üzere, nasıl bir set ortamı var? Zorlandığınız noktalar oldu mu?

Ben 1,5 gün civarı oradaydım ama gördüğüm kadarıyla çok tatlı insanlar. Ozan Güven ile okuldan arkadaşmışız, o ortaya çıktı. Mehmet Günsür, Kadir Has Üniversitesi’nde yüksek lisans programındaki hocamın kardeşi çıktı. Serenay Sarıkaya ile ilk defa tanıştım ama o da çok tatlıymış.

İnternet dizilerine nasıl bakıyorsunuz? Ülkemizde yeni yeni popülerleşmeye başladı.

İnsanlar, “Artık her şey internete dönecek” dese de bence öyle bir şey mümkün değil. Sansüre karşı bir alternatif olarak çıktığı için harika ama keşke televizyonda da sansür gibi bir şey olmasa. Cesaretli ve güzel işler çekildiği için beyin açıcı ve güzel olacak.
 

“Özel Hayatımla Gündeme Gelmek İstemem”

Hep iş hayatınızla gündeme geldiniz. Günümüzde çok nadir rastlanan bir durum aslında… Size artıları ya da eskileri olduğunu düşünüyor musunuz?


Bir şekilde ismini magazinden duyurup biriyle anılarak çıkmak daha basit… Öyle bir hayatım ve merakım yok. Öyle bir malzeme de zaten benden çıkmaz. Gece hayatım da yok; her gece dışarıda olup malzeme verebilecek bir olayım yok. İşimde de belli başarılarla gündeme geldiğim için çıkan şeyler hep işle ilgili oluyor. Yani özel hayatımla pek gündeme gelmek istemem.

Özel hayatıyla anılan insanların daha çok iş alabildiği bir sektörde bunu tercih etmenizin nedeni nedir?

Daha tercih edilen ve daha kolay… Belki ilk girdiğim yıllarda ister istemez buna kafa yorup buradan gidiyor olsaydım eminim şu anda insanlar tarafından tanınmayı yaşardım. Böyle olmamasının dezavantajına gelirsek… Özel hayatıyla gündeme gelen insanlar zaman zaman daha çok tercih ediliyor sektörde. Nereden nasıl tanınır o önemli olmuyor bazen. İşimi “iyi” yaptığım için tercih edilmek, en büyük tecrübem ve dileğim…
 



Eşinizin Instagram hesabında sizinle hiç fotoğrafı yok. Bunun bir sebebi var mı?

(Gülerek) Bu soruyu kendisine sormak gerekiyor. Mesleği iç mimarlık ama fark ettiyseniz iç mimarlıktan, yani yaptığı işlerden ve özel hayatından ziyade kendi çektiği fotoğraflar var. Benim fotoğraflarım da var ama beraber pozlarımız yok. Beraber vakit geçirmeyi çok severiz ama Instagram hesabını çok profesyonel tutuyor.

34 yaşındasınız ama hiç göstermiyorsunuz. Sırrınız nedir?

Küçük gösteriyordum eskiden de, o bir avantaj. Sigara içmiyorum, büyük alkol kullanıcısı değilim. Beslenmemi çok önemserim. Hep spor yaparım, mecburiyetten de olsa.

Röportaj ve fotoğraflar: Başak TATAR
 

MAGAZİNKAFE ÖNERİYOR-MUTLAKA OKUYUNUZ

Ayrılık Dedikodularına Böyle Cevap Verdi
ece özdikici röportaj poyraz karayel oyuncu haber
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500